Hayrettin ÇAKMAK

Hayrettin ÇAKMAK

hayrettincakmak@hotmail.com
Yazara Ait Diğer Köşe Yazılarını Listele
Kelimeler, kavramlar, kavgalar
18 Ekim 2019 Cuma, 08:16

Demokrasi: başlangıçta "Doğrudan Demokrasi" olarak uygulama alanı bulmuştu. Bu aşamada (Cıty state/Şehir devleti) halk bütünüyle yönetime katılmaktaydı. Sonraları nüfus artışı, devletlerin büyümesi gibi nedenler, halkın yönetime katılımını temsilcileri eliyle kullanmasını zorunlu kılmış bunun sonucunda da "Temsili Demokrasi" doğmuştur. Siyasi partiler de temsili demokrasinin birer ürünüdür.
Siyasi partileri sadece program ve tüzükleriyle değerlendiremeyiz. Doğru terazi söylem ve eylem bağlamında siyasi partilerin ne derece tutarlılık sergilediğidir. Parti programlarının hayat bulması, evrensel standartları yakalamış demok-ratik bir zemin ve istikrarlı bir ortamı gerekli kılar.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni çok zor koşullarda kurduk. O nedenle kuruluş dönemini tek partili bir sistemle geçtik. Kuruluş döneminde doğal karşılanabilecek bu süreç çok uzadı. Çok partili siyasal sisteme geçişimiz ikinci dünya savaşı sonrası oluşan "yenidünya düzeninde yer alabilmemiz için, zorunlu bir geçişti. Özetle o günkü tek parti yöneticilerinin engin demokrasi anlayışlarından doğan bir geçiş değil, zorunlu bir kabullenmeydi" Ama hiç bir zaman tam olarak hazmedilemedi. Bu durum; o ana kadar devlet erkini elinde bulunduran elitist kesim için güç ve konum kaybı demekti.
Halk açısından bakınca en basitinden neler değişiyordu? Türk halkı,14 Mayıs 1950'de yapılan seçimde tek parti iktidarını "Yeter! Söz Milletindir!" sloganıyla devirerek DP'yi iktidara getirmişti. Bu basit bir iktidar değişikliği olarak yorumlanamaz. Çok farklı anlamları vardı. Halk kendi önemini ve oyunun gücünü anlamıştı. Verdiği oya karşı yol, su, elektrik, okul, hastane vs. istiyordu ama bununla yetinmiyordu, asıl isteği farklıydı adam yerine konmak istiyordu. İstediğini de elde etmişti. Bu yeni yapı halkın hoşuna gitmişti.
Köy muhtarı Bakan'ın kapısını çalıyor, belediye başkanı Başbakan'a doğrudan telefon ediyor, Cumhurbaşkanı'nın treni köy istasyonlarında bile durup, vatandaşın hatırı soruluyordu.
Bütün bunlar halkın hoşuna gidiyordu ama bu durumdan hiç mi hiç hoşlanmayanlar da vardı. Doğal olarak eski yetkileri ellerinden alınanlar ya da yetkilerini eski keyfilikte kullanamayanlarla, tek parti döneminin özlemcileri, durumdan hiç memnun değildiler.
Çünkü çarıklı, poturlu, kasketli dedikleri (ki bu insanlar için Atatürk "milletin efendisi" demişti) kesimle aynı hizada bulunmak onları rahatsız ediyordu.

DAHA AZ BÜROKRATİK DEVLET ÖNGÖRÜYORDU

Öyle gariptir ki DP kadrosu CHP kadrosunun içinden çıkmış bir kadroydu. İdeolojik olarak CHP'den farklı olmayan DP daha az merkeziyetçi ve daha az bürokratik bir devlet öngörüyordu. Laik, demokrat, Atatürkçü bir çizgideydi. Üstelik 25 Temmuz 1951'de Atatürk'ü Koruma Kanununu çıkarmış bir parti olmasına rağmen; karalama kampanyasında irtica ile suçlanmıştı.
Türkiye'de istikrarsızlığın, kavganın, demokratik ve ekonomik yönden geri kalışımızın ana nedeni buralarda yatar. Yapılan suçlamalar işin kılıfıdır.
Hegemonik konumda olanlar, yıllar içinde yapılan demokrasi dışı müdahale ve düzenlemelerle konumlarını sağlamlaştırdıkları için, demokrasi alanında vazgeçilmezliği çok iyi bilinse de yapılan iyileştirmeler kolay hazmedilemiyor. Bu hazımsızlık sonucunda da her türlü suçlamayla, halk iradesi hiçe sayılarak karalama, iftira ve çirkin manipülasyonlarla siyaset kurumu zayıflatılmaya çalışılmıştır. Oynanan oyun her zaman özünde aynı olmuştur. Sadece kamuoyu oluşturma formatı konjonktüre göre farklılık göstermiştir.
Türkiye AK Parti ile yönetimde istikrarlı bir dönemi yaşıyor. Sistemde yapılan değişiklik sıkça hükümet değişikliği, zamanından önce seçimler yaparak istikrarı yok edecek nedenler ortadan kaldırılmıştır. Bu yapı bazılarının keyfini kaçırır ve karalamalar tavan yapar. Nedeni de kimilerinin eski konumu, kimilerinin varlık gerekçesinin yok oluşudur.
Karalamalar için bir örnek vermek gerekirse; Terörle mücadelede İngiltere'de Tony Blair IRA ile anlaşırken yapılan suçlamaları "İngiltere için şeytanla bile pazarlık yaparım" sözüyle susturur. Bizde ise Cumhurbaşkanımızın, başbakanken 2005 Ağustos ayında Diyarbakır'da yaptığı konuşma üzerine koparılan fırtınaları hatırlayalım. Oysa bu konuda Mesut Yılmaz "Avrupa Birliği'ne giden yol Diyarbakır'dan geçer" demişti. Demirel ve İnönü Diyarbakır'a gittiklerinde, Başbakan Demirel "Kürt realitesini kabul ediyorum" demişti. CHP konu ile ilgili hem rapor hazırlamış, hem de programında konuya yer vermişti. Bu raporun birçok yerinde "Kürt sorunu" ifadesi geçmektedir. Üstelik o günkü şartlar çatışmaların üst limitlerde olduğunu gösteriyordu. Peki Cumhurbaşkanı Diyarbakır'da ne demişti? "Eğer mutlaka bir isim vermek gerekirse; Kürt sorunu." dedi. Bu ifade "Kürt realitesi" ifadesinden çok daha farklı bir ifadedir. Çünkü realite gerçektir, tartışılmaz ve kabul edilir. Sorun ise çözülür. Bu bağlamda üst kimlik alt kimlik ve T.C.Vatandaşlığı aylarca polemik konusu yapılmıştı. Bunu yapanlar onuncu cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i de pek bir sevmişlerdi. Ben de Ahmet Necdet Sezer'in 28.10.2004 tarihli Cumhuriyet Bayramı mesajından bazı parag-rafları aşağıya alıyorum.

(Devamı yarın)