Hayrettin ÇAKMAK

Hayrettin ÇAKMAK

hayrettincakmak@hotmail.com
Yazara Ait Diğer Köşe Yazılarını Listele
Coğrafyanın bedeli
06 Eylül 2019 Cuma, 08:42

Türkiye konumu ve tarihi bakımından yüzyıllardır fillerin tepiştiği bir coğrafyada kurulmasının avantajlarını da dezavantajlarını da süreç boyunca yaşadı ve yaşıyor. O yüzden bu coğrafyada gelişen hiçbir olaya salt Misak-ı Milli sınırları dahilinde bakmamak gerekir.

Perulu bir diplomat olan Oswaldo De Rivero'nun 2001 yılında yayınladığı "Kalkınma Efsanesi: 21. Yüzyılın Bağımsız Yaşayamayan Ekonomileri" kitabında belirttiği gibi; dünya düzeni tek bir "süpergüç"'ün hegamonyasında kaldığı sürece çatışmalar eksik olmaz. Sovyetlerin yıkılmasıyla galibiyetini ilan eden ABD, aslında gücünü bir nebze bölgesel güçlerle paylaşma yolunu tercih eder. De Rivero' nun; yeni bölgesel güç Türkiye öngörüsüne; siyasi istikrarsızlığın hüküm sürdüğü, koalisyon hükümetleriyle yönetilen ve ekonomik krizin damga vurduğu 2001 yılında hangimiz inanabilirdik?

Yukarıda da belirttiğim üzere Türkiye fillerin tepiştiği bu coğrafyada öncelikle bölgesel, sonrasında küresel bir güç olmak üzere ilerliyor. Farkında mısınız bilmem ama yabancı basında eskiden Türkiye ile ilgili haberler küçük puntolarla iç sayfadan verilirken artık Times, The Economist, Financial Times gibi yayınlarda ülkemiz ile ilgili haberin ve yorumun (önceleri lehte son yıllarda hep aleyhte) geçmediği bir sayı dahi bulamazsınız.

Kendi içinde çatlaklar olsa da Anglo-Sakson Batı dünyası (ABD ve İngiltere) Türkiye'nin bu gelişiminin kendi çıkarlarına da olduğunu gördükleri için başlarda desteklerken ya da engel olmazken Fransa, Almanya, son dönem hariç Rusya, İran bloğu ise bu gelişime köstek olmak adına elinden geleni ardına koymuyordu. Bunu ticaretten dış politikaya, ekonomiden basına kadar her alanda görmek mümkün.

Cumhuriyet tarihinde bu denli Batı'nın ve İslam Dünyası'nın desteğini almış en azından batının sempati ile bakabildiği Ak Parti iktidarlarında, Türkiye'nin dünyaya verdiği bazı fotoğraflarla, Türkiye artık haddini aşmaya başlamıştı. Ekonomik yönden faiz lobisi devreye girdi, kur saldırısı yapıldı. Derecelendirme kuruluşlarının manipülasyonları ile karşılaştık. Öyle ki batık iki ülke olan İrlanda ve Yunanistan'ın notu yükseltilirken bizim notumuz düşürüldü. Krizin tırmandırıldığı dönemde bile Türkiye, bütçe dengesi bakımından AB kriterlerine uygundu, cari açık ise kont-rol altında idi.

ŞİMDİ İSE DÜNYA ENERJİ KORİDORU

Bu coğrafya Bir çağın kapanıp yeni bir çağın açıldığı coğrafyadır, Dünyaya süper güç olarak 6 asra yakın nizam verilen bir coğrafya, önceleri İpek yolu şimdi ise dünya enerji koridorunun üzerinde ki coğrafya. Bundan dolayıdır ki; etrafımız tamamen ateş çemberidir. Yeni harita çalışmaları yapılıyor, Osmanlı'nın son döneminde yaşadığımız şartlar oluşturulmaya hatta dayatılmaya çalışılıyor. Nato'da müttefik (!) olduğumuz ülkeler ise bu işin öncüsüdür.
. Diplomasinin bütün inceliklerini ve dengeleri kullanarak yolumuza devam ederken; seyir defterimizde "ya istiklal ya ölüm" yazar. Uluslar arası hukuk nedir diye sorulduğunda; doğru cevap; ülkelerin gücüne bağlı olarak yapılan uygulamalardır. Bu nedenle savunma tahkimatını sağlama almak zorundayız. Müttefik gözüken ülkelerin Patriot vermeyerek, gardımızı düşürmeye çalışmalarına S-400 hamlesi bütün dayatmalara karşı dik ve doğru bir duruştur. Keza F-35 savaş uçağı projesinden çıkarılmaya karşı Rusya'nın; SU-57 savaş uçağına yönelmek aklın gereğidir.

Bazen sorumluluğun yorduğu insanların bunalıp "keşke Norveç'li olsaydım da en büyük derdim ve tasam bu seneki somon balığı rekoltesi olsaydı" diye içlerinden geçirirler ya, işte biz o konumda hiçbir zaman olamayız. Çünkü bu coğrafyada doğmayı onur biliriz, yaşamak ise çok ciddi sorumluluk gerektirir.

TARİHİN SONU VE SON İNSAN

Dünya ve bölge gündemi yoğun bir seyir izliyor. Taşeronlar eliyle (şimdilik) yürütülen bir savaşın ortasındayız. Aslında bu seyir; hegemonyayı yürütenlerce de planlanmış bir seyir. Türkiye'de ise genel muhalif düşünce, hala o bilindik prefabrik söylemlerle soğuk savaş dönemi kalıplarından sıyrılabilmiş değil. Bu konjonktürde Türkiye'nin refleksleri neler olmalıdır yerine; Arap Baharı diye adlandırılan aldatmaya bakıp uzun bir süre "Türk Baharı" neden olmasın safsatasına iman edip ümitle Mehdi bekler gibi bekleyenlerin varlığını da not edelim. Oysa Batılı gelişmiş ülkelerin Arap toplumlarının demokrasiye geçmeleri diye bir dertleri olmamıştır, hiçbir zamanda olmaz! (olsaydı Mısır'da yapılan darbeye darbe derlerdi) Arap baharından amaç; yeni tüketim alanları açmak, kredi kartı kullanan Arap toplumları oluşturmaktır. Türkiye bu baharı 39 yıl önce 24 Ocak kararları ile yaşadı. Bu kararlar 1980 darbesiyle hayat buldu ve biz karma ekonomik sistemden serbest piyasa ekonomisine geçtik. Bizden sonra da bu baharı Sovyet bloğu Berlin duvarının yıkılmasıyla yaşadı. Dünün sosyalist sistemleri bir anda serbest piyasacı oldular.

Berlin Duvarı'nın yıkılıp Amerikan tipi yaşam tarzının ve liberalizmin zaferini ilan etmesiyle, Francis Fukuyama adlı Japon-Amerikalı siyaset bilimci de yazdığı "Tarihin Sonu ve Son İnsan" adlı kitapla artık uygarlığın ulaşabileceği en yüce seviyeye gelindiğini, bundan ötesi olmadığını belirtmişti. Fukuyama batının teknik seviyesine iman etmiş, geçilemez taklit edilemez inancındadır. Oysa onun gördüğü seviyenin çok daha ötesinin tarihi yazılmaya devam ediyor ve edecektir! Size öyle bir vatan aldım ki; Ebediyen sizin olacaktır (Yıl 1071 Sultan Alparslan)