Hayrettin ÇAKMAK

Hayrettin ÇAKMAK

hayrettincakmak@hotmail.com
Yazara Ait Diğer Köşe Yazılarını Listele
Çankaya'dan Beştepe'ye (I)
27 Eylül 2019 Cuma, 08:15

Siyasi literatüre Demirel tarafından katılan "864 rakımlı tepe" ifadesi, Çankaya Köşkü dolayısıyla o dönem cumhurbaşkanlığı için kullanıldı. Demirel 864 rakımlı tepenin sakini diyerek Turgut Özal'a Cumhurbaşkanı demiyordu. Bu ifade Türkiye'de tuttu ve çok kullanıldı. Fakat yapılan araştırmada ortaya çıkan rakam, Demirel'in söylediği rakamdan çok farklı çıktı. Çünkü Ankara'nın en alt seviyesi bile 864 rakımdan daha yüksekti. Çankaya ise 1071 rakımlı bir tepeyi işaret ediyordu. Bu günkü Beştepe Külliyesi bile 950 rakımlıdır. Acaba Demirel 1071 Malazgirt zaferini işaret ediyor övünür gerekçesiyle mi bilerek 864 diyordu orası ayrı bir konu.
Parlamenter sistem içinde çok partili siyasi karnemizde Cumhurbaşkanlığı seçimleri hep sancılı olmuştur.
Atatürk'ten sonra İnönü'nün seçiminde küçük bir dalgalanma yaşansa da seçim çok sıkıntılı olmadan yapılmıştı. Keza Demokrat Parti'nin 1950 seçim zaferinin doğal sonucu Celal Bayar'ın köşke çıkışı da gayet normal bir seyir izlemişti. Her ne kadar seçim sonucu için Kara Kuvvetleri Komutanı Orge- neral Kurtcebe Noyan; İsmet İnönü'ye gönderdiği haberde " paşam, seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı iddiasıyla iptal edebiliriz.." demişse de, İsmet Paşa bu teklifi "Milli irade nasıl tecelli etmişse, buna en başta kendisinin ve bütün devlet kurumlarının saygı göstermesi gerektiğinin bir defa daha bilinmesini istiyorum.." ifadeleriyle reddetmiştir.
Bu diyalogları buraya almamın nedeni; milli iradeye karşı hazımsızlığın boyutunu göstermek içindir. Çünkü 1950 seçimlerinde DP 420 CHP ise 63 milletvekili çıkarmıştı.
Türkiye üçüncü cumhurbaşkanını işte bu şekilde köşke çıkarıyordu.
Bundan sonraki dönemler için aynı ya da benzer şeyleri söylemek parlamenter sistem içinde ne yazık ki mümkün olamadı. Celal Bayar 1960 darbesiyle görevden alınır ve tutuklanır. Darbe lideri yapılan Cemal Gürsel, darbeyi gerçekleştiren 38 kişilik cuntanın onayıyla devlet başkanı olur.
(devlet başkanlığı ifadesi meclisin kapatıldığı 1980 darbesinde de kullanılmıştır)

DEMOKRASİ YOLUNDA...

26 Ekim 1961 tarihinde Cumhurbaşkanlığı için seçim yapılacaktır. Seçim öncesi "demokrasinin bir sandık meselesi değil, zihniyet meselesi olduğunu, fert ve cemiyetçe demokrasi zihniyetini benimsememiş memleketlerde bu rejimin yerleşip kökleşemeyeceğini" "demokrasi yolunda" adlı eserinde anlatan Samsun senatörü Ordinaryus Profesör (Ord.Prof: Hocaların hocası akademik mareşal) Ali Fuat Başgil de adaydır. İnönü'nün damadı gazeteci Metin Toker'in naklettiğine göre "Ali Fuat hoca Başbakanlığa çağrılır. ikisi de birer general ve bakan olan Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay tarafından cumhurbaşkanlığı hevesinden vazgeçmesi gereği kendisine pek demokratik olmasa da gayet inandırıcı bir şekilde anlatılır (!)" Bu tehdit üzerine hemen pes etmeyen hoca, siyasi Parti liderleriyle görüşmeler yapmaya çalışa da, Parti liderleri SKB'nin (silahlı kuvvetler birliği/cunta) genel seçim sonuçlarını dahi kabul etmeyeceği tehdit ve korkusundan ötürü kendisine destek veremediler. Bunun üzerine adaylıktan çekilmekle yetinmeyen Ali Fuat hoca senatörlükten de istifa etmiş ve ülkeyi terk etmiştir.
Cemal Gürsel 24 Ekim günü siyasi parti liderlerini Çankaya Köşkü'nde toplantıya çağırır. Gürsel SKB tarafından kendisine iletilen istekleri tam bir muhtıra formatında anlatır. İstekler kabul edilmezse SKB seçim sonuçlarını kabul etmeyecekti. En önemli istek ise tabii ki Gürsel'in Cumhurbaşkanı olmasıydı.
Sonuç olarak SKB'nin dayattığı şartları ve Cemal Gürsel'in Cumhurbaşkanı seçilmesini öngören bir protokolü bütün parti liderlerinin imzalaması sonucu Meclis açılabildi ve asker denetiminde sivil yönetimler (!) dönemi başlamış oldu.
1965 yılına gelindiğinde Demirel liderliğinde Adalet Partisi tek başına iktidara gelir. Gürsel'in sağlık durumu ise iyiden iyiye bozulmuştur. Komaya giren Gürsel için doktorlardan oluşan bir heyet iş yapamaz raporu verir.

DEMİREL O DÖNEME HAZIRLIK YAPABİLSE

Gazeteci Cüneyt Arcayürek bu olayı anlatırken şunları kaydeder.
"Demirel önüne konulan raporun altındaki imzaları saydı. 38 kişinin imzası vardı. 27 Mayıs İhtilali'ni de, 38 kişi yapmıştı. Bir yazgının belirmesi miydi bu koşutluk?... 'çok trajik bir sonuç' dedi kendi kendine, Demirel. "38 kişiyle Çankaya'daki adamı indirmiş, 38 kişiyle Çankaya'ya çıkmıştı. Dönemini tamamlayamadan, 38 imzalı bir raporla görevden ayrılıyordu." Demirel, yazgıya inanıyordu"
Gürsel'den sonra kim seçilecekti? İdam sehpalı 1960 darbesinin olumsuz siyasi ikli- minin egemen olduğuna inandığını düşündüğümüz Demirel, bir iyi niyet diyeti vermesi ve darbe refleksi baskın görünen o günkü askeri yapıyla iyi geçinmenin gerektiğine inanmış olmalı ki Cevdet Sunay'ı tercih etti. Bu kararıyla da Türkiye'yi tam çeyrek asır bekletmişti sivil bir cumhurbaşkanı için. Sonuçta 15 Mart 1966'da üniformasını çıkarıp kontenjan senatörü olan Sunay Paşa,28 Mart'ta TBMM'de yapılan oylamayla Türkiye'nin 5.cumhurbaşkanı seçildi. (1961 anayasasında meclis yapısı ikili idi. Millet meclisi ve Senato. Senato meclis kararlarını veto edip tekrar meclise gönderebilirdi. Senatörler yüksek okul mezunu olurdu hatta okumuşlar meclisi de denirdi halk arasında. 15 senatör cumhurbaşkanı tarafından seçiliyordu. Yeni seçilecek Cumhurbaşkanları da meclis içinden olması gerektiği için, meclis üyesi olmayanlar önce kontenjan senatörü yapılıyor sonra mecliste seçime gidiliyordu,)
Oysa ne pahasına olursa olsun Demirel o dönem hazırlık yapabilse, halkın katılımını sağlayacak cesur bir adım atabilseydi muhtemelen sonradan gelen üç darbeyi de önlemiş olacaktı. Nitekim gösterdiği iyi niyet hiç işe yaramamış, kendi elleriyle köşke çıkardığı Sunay'ın elinden, 1971 yılında muhtırayı tebellüğ etmek zorunda kalmıştır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç muhtıra için gerekçe olarak "sosyal uyanış, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir" gibi, argo deyimiyle ipe sapa gelmez bir tez ortaya atıyordu.
Bugün bu sözlere hepimiz acı acı gülüyoruz. Çünkü soysal yönden gelişmiş bir ülkede "bu beyanatı veren askerin ağzına biber sürerler." Bu darbelerin en büyük zararı zaten sosyal gelişmeyi engellemesidir.